Bir Zulümün Kısa Hikâyesi

Biz Homo Sapiensler, yeryüzünün gördüğü en kudretli yıkım makinesiyiz bana göre. Önce kendi türdeşlerini katleden, yok eden ve başka düşman bulamayan bizler; yetmeyip bu kez de kendimize karşı mücadeleler verdik, vermeye de devam ediyoruz. Öldürmenin bin bir çeşidini uygulayan sapiens, öldürmekten beter etmenin yolunu da bulmuştu: Kölelik.

Çok eski tarihlerden beri savaşta esir düşenler, ağır suç işleyenler, borcunu ödeyemeyenler yahut korsanlar tarafından kaçırılanlar köle kabul edilir, köle pazarlarında satılırdı. Erkek kölelerin çocukları da köle olurdu. Cariyelerin efendilerinden olan oğulları, Yahudi ve Arap toplumları gibi bazı toplumlarda köle kabul edilmemişlerdir. Ziraat ve ticaretle uğraşan bütün toplumlarda köleliğin çeşitli şekillerine rastlanmaktadır. Mezopotamya’da, antik Mısır’da Yunan’da, Roma’da, İslam öncesi İran, Orta Asya ve Anadolu’da yaşayan kavimlerde kölelik son derece doğal sosyal bir olgu olarak kabul edilirdi.

Fakat ben bu mefhumu daha çok, zihnimizde ayrılmaz bir bütün haline gelmiş Afrika’daki kölelik meselesi üzerinden ele alacağım.

Geleneksel mânâda mutat olduğu üzere Afrika’daki kölelik uygulamaları , sömürgeci Batı ülkelerine mâl edilse de Doğu da bu konuda ak pak değildi hatta bunun ilk örnekleri Arapların eliyle başlamıştı. Son tahlilde bunun coğrafyası olmaz. Hangi amaçla ve nasıl yapılırsa yapılsın böyle bir “insan emeği sömürüsü” biçimi yeryüzünde var olmuştur ve var olmaya da devam etmektedir.

Tarihçiler, 650 yılı ile Afrika’nın Batılılar tarafından tamamen sömürgeleştirildiği 20.yüzyılın başına kadar geçen zamanda, Arap köle tacirlerinin 10 ila 20 milyon arası Afrikalıyı köle ticaretinde kullandığı konusunda hemfikirdir. Kabaca bu 1300 yıllık süreçte ekseriyetle Afrika’dan olmak üzere, Yaşlı Kıta’nın Afrika’ya yakın bölgelerinden ve Asyan’dan; Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Sahra Çölü gibi köle rotaları üzerinden taşınan köleler, dünyanın farklı bölgelerindeki köle pazarlarına dağıtılmıştı. Kuzey Afrika’daki Berberi korsanlar; İtalya, İspanya, İngiltere, Fransa, Portekiz ve Hollanda gibi ülkelere baskın seferler yapıp ganimetleri olan Beyaz Köleler ile dönüyorlardı. Ayrıca aşağı yukarı 1450-1700 arasında Karadeniz kıyısındaki ülkelerden Osmanlı’ya getirilen kölelerin sayısı da 2,5 milyonu buluyordu(Şunu belirtmek gerekir ki Osmanlı’da sınıf ayrımına bağlı bir kölelik söz konusu değildi, devamlılık arz etmiyordu. Âzad edilip hürriyetine kavuşanlar devlet kademelerinde dahi görev alabiliyorlardı). İşin biraz da magazin kısmına değinecek olursak bu kölelerin bir kısmının -en ünlüsü  Hürrem Sultan olmak üzere- Osmanlı haremine girdikleri herkesin malumu. Bilhassa güzellikleriyle ünlü Slav ırkı kadınları köle tacirlerine büyük para getiriyordu. Slavlar, asırlar boyunca köle tacirlerinin bir numaralı hedefi oldukları için, İngilizce’de köle ve kölelik anlamına gelen slave ve slavery kelimelerinin menşei olacaklardı.

1440’larda Portekizli denizci ve sergüzeştçilerin Afkrika’nın kuzeybatı kıyılarında altın bulması ve köle ticaretine soyunmaları bu kıtada asırlardır süren kölelik kâbusuna yeni bir sayfa açmıştı. Köleleştirme söz konusu olduğunda ellerinde bu durumu meşru kılacak kutsal bir izin de mevcuttu. Papa V. Nicholas, 18 Haziran 1452’de yayınladığı Dum Diversas adlı fermanla; “Müslümanlar, Putperestler yahut sair her türlü inançsızlar daimî olarak köleleştirilebilir.” demişti. Keşifler çağında sömürgeci ve sergüzeştçi Batı ülkelerinin insanlık dışı uygulamalarını meşru kılan fermandı bu. Nitekim epey işlerine yaradı…

Bir süre sonra keşfedilecek olan Amerika kıtasında baş gösterecek işgücü ihtiyacı, Atlantik Köle Ticareti adındaki trajik süreci tetikleyecekti. Bu süreçte 10 milyon civarında Afrikalı, zorla çalıştırılmak üzere Amerika’daki sömürge topraklarına taşınacak ve bugünkü siyahi Amerikalıların ataları olacaklardı. Amerika’da yerli halk yok muydu ki neden Afrika’dan köle ithal etmek istediler? diye soracak olan varsa evet doğru, yerli nüfusu oluşturan 10’larca milyon kadar yerli nüfus mevcuttu lakin Avrupalıların getirdiği hastalıklara karşı bağışıklık sahibi olmadıkları için büyük kitleler halinde yıllar içinde kelimenin tam mânâsıyla kırılmışlardı. Avrupalılar kurşun dahi atmadan milyonların katili olmuştu. Son kertede emperyalistler kıtada çalıştıracak insan bulmakta zorlandıklarında gözlerini birçok hastalığa karşı bağışıklığı bulunan Afrikalılara dikmişlerdi.

Dünya’da kölelik doğrudan ya da dolaylı olarak halen devam etmektedir. Maalesef kulun kulu olma durumu tamamıyla önlenebilmiş değil. Çünkü dünyadaki eşitsizlik ve adaletsizlik, tarih boyunca olduğu gibi kol kola vermeye ve birbirinden güç almaya devam ediyor. Emperyalist emeller ve çıkarlar güçlü azınlıkların iştahını kabartmayı sürdürüyor.

Köleliğin resmen kaldırılması adına ilk kanunlar İngiltere’de ve ABD’de 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, 1807 yılında çıkarılmış, daha sonra diğer Avrupa devletleri onları izlemişti. Avrupa’da İngiltere’den sonra köleliği ilk kaldıran Osmanlı İmparatorluğu’dur. Osmanlı’da kölelik, Sultan Albülmecid döneminde 1847’de bir fermanla yasaklanmıştır. 1926’da Milletler Cemiyeti bütün dünyada köleliği yasaklamış, daha sonra Birleşmiş Milletler de bu hükmü teyit etmiştir.

Uygulamalar tarihte olduğu gibi kanlı ve keskin olmasa bile “ılımlı” bir şekilde sürmekte. Aslına bakılırsa  nispeten “uyuşturucu” bir yöntemle dünyada daha da yayılmış durumda. İletişim ve teknoji araçları, iş yapış tarzı, ekonomi politikaları, ast-üst ilişki biçimi ve yaşam tarzımız gibi şeyler bizim bir nevi köle olarak yaşadığımızı gösteriyor. Büyük resme bakabilenler, verdiğim ipuçlarıyla ne demek istediğimi anlamışlardır. Esasında çok da ihtiyacımız olmayan şeylere -çeşitli pazarlama teknikleri ve sunumlarla olsun veya bizlerin birbirimizden üstün görünme ihtirasımızdan, aç gözlülüğümüzden veya başka şekil ve nedenler dolayısıyla- sahip olmak istiyoruz. Sahip olduğumuz şeyler, bir müddet sonra bize sahip olmaya başlıyor ve bu da bir tür kölelik formudur. Kaçımız, sahip olduğumuzu düşündüğümüz şeylerin tamamını elinin tersiyle itebilir? Çok azımız, belki de hiçbirimiz. Alıştık çünkü bunlara, bunlar olmadan hayatı yaşayamayacağımızı düşünüyor çoğumuz. Tabi ki hepimiz Filozof Diyojen gibi olamayız, olmamalıyız da. Bu sadece bir durum tespiti.

Daha özgür bir dünya dileğiyle…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s